Kur’ân-ı Kerîm’de: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdim.”, “Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen en büyük ahlâk üzeresin.”, “Rabb’in sana çok nimet verecek, sen de razı olacaksın.” meâlindeki âyetlerle ve daha birçok âyetle övülen bir Peygamberimizdir.
Allah-u Teâlâ, yine Hadîs-i Kudsîlerde buyuruyor ki:
“Yâ Âdem! Muhammed aleyhisselâmın ismiyle her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.” (Hâkim)
“Ey Allah’ın Resûlü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:
“Ey Câbir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin Peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle O’nun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş/cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin, ne de insan vardı.
Allah mahlûkları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı:
Birinci parçasından kalemi,
İkinci parçasından Levh’i (Levh-i Mahfûz),
Üçüncü parçasından Arş’ı yarattı.
Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü:
Birinci parçadan Hamele-i Arş’ı (Arş’ın taşıyıcılarını),
İkinci parçadan Kürsî’yi,
Üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı.
Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü:
Birinci parçadan gökleri,
İkinci parçadan yerleri,
Üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı.
Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü:
Birinci parçadan mü’minlerin basîret nurunu/îmân şuurunu,
İkinci parçadan -marifetullahtan ibaret olan- kalplerinin nurunu,
Üçüncü parçadan tevhîdten ibaret olan ünsiyet nurunu (Lâ ilâhe illallah Muhammedur Resûlullah nurunu) yarattı.”
(İmâm Ahmed, Müsned IV/127; Hâkim, Müstedrek II/600 - 4175; İbn Hibbân, el-İhsân XIV/312 - 6404; Kastalanî, Mevâhibü’l-Ledünniyye 1/6; Krş. Aclûnî I/126-6)
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadîs-i kudsîde:
“Allah, seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım.” buyurmuştur.
(İmâm Ahmed, Müsned IV/127; Hâkim, Müstedrek II/600 - 4175; İbn Hibbân, el-İhsân XIV/312 - 6404; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ I/265 - 827)
Kâinatta en büyük hâdise, hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir.
Çünkü, hilkat (yaratılış) ağacının çekirdeği O’dur.
Kâdir-i Zülcelâl, O’nun gelişini takdir etmemiş olsaydı,
kâinat da, insan da olmayacaktı.
Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı.
İ’lem eyyühe’l-azîz!
“Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa,
Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.
Eğer o âlem-i kebîr (evren), bir şecere (ağaç) tahayyül edilirse (hayal edilirse),
Nûr-u Muhammedî hem çekirdeği hem semeresi (meyvesi) olur.
Eğer dünya mücessem (maddî şekle bürünmüş) bir zîhayat (hayat sahibi) farz edilirse,
o nur onun ruhu olur (o ışık onun canı, hayat kaynağı olur).
Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse (düşünülürse),
o nur onun aklı olur.” (Mesnevî-i Nûriye, s. 154)
İşte, “Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım.” kudsî hadîsi, bu sırra işaret etmektedir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.